Yoga ile ilgili kavramlar | Aparigraha: Sahiplenici Olmamak / Sahiplenme ve Sahiplenici Şekilde Bağlanma Arzusunun Olmaması

tarafından yazıldı
Yazar: Yogaturk
Bireysel düzlemde: Kıskançlık, rekabet, kin ve kaybetme korkusu gibi durumların hayatımızı yönlendirmemesi için bir gereklilik

Toplumsal düzlemde: Özel mülkiyet, kapitalizm, sömürü, toplumsal eşitsizlik ve yabancılaşmaya dair bir eleştiri olarak ele alınabilir.

Yoga, Hint felsefesinin altı ortodoks sisteminden biridir. Patanjali’nin 185 vecizeden/aforizmadan oluşan Yoga Sutraları adlı kitabında derlenmiş ve sistematize edilmiştir. 

Patanjali’nin Yoga Sutra kitabında, “ashtanga” isimli sekiz aşamalı / sekiz kollu bir yoldan söz edilir. Bu sekiz basamak, bizi birliğe götüren anlamlı bir hayat yaşamamız için gereken ana ilkeleri anlatır. Bahsi geçen basamaklar; moral, etik ve öz disiplin açısından bir rehber niteliğindedir. Yama, Niyama, Asana, Pranayama, Pratyahara, Dharana, Dhyana ve Samadhi olarak isimlendirilen basamakların bazıları kendi içlerinde alt başlıklara ayrılır. Tıpkı Yamalar gibi. Yama bölümü etik değerlerle ilgilidir ve 5 alt başlıktan oluşur. Aparigraha, 5 Yamadan dördüncüsüdür. Bu yazıda “Aparigraha”yı hem bireysel hayatlarımızda hem toplumsal hayatta ( ki bu kısmı antikapitalist bir bakış açısıyla inceleyeceğiz)  hem de yoga matının üzerinde inceleyeceğiz.

4. Yama: Aparigraha

Yamalar etik değerleri kendimizle ve etrafımızdaki varlıklarla olan ilişkimiz üzerinden inceler. “Aparigraha” kavramı aslında hiçbir şeyin bize ait olmadığını, dolayısıyla sahip olma ve sahiplenici şekilde bağlanma arzusundan kurtulmamız gerektiğini anlatır. Doğduğumuzda bu dünyaya çıplak geliriz ancak büyüdükçe hayatımıza “onsuz yaşayamayacağımız şeyler” eklenir. İşte yogaya göre bunların hepsi birer ilüzyondur ve aslında ona sahip olmadan yaşayamayacağımız hiçbir kişi veya nesne yoktur. Sevgilimize, arkadaşlarımıza, ebeveynlerimize, çocuklarımıza sahip olduğumuzu ve onların bize tamamen bağlı ve bizim de onlarsız yaşayamayacak şekilde onlarla bütünleşmiş olduğumuzu düşünüyorsak hata ediyoruz demektir der yoga. Bu sahiplenme arzusundan özgürleşmediğimiz sürece aslında herkesin bir ve bütün olduğu bir dünyayı ve gerçek sevgiyi algılayamayacağımızı söyler. Aynı bakış açısıyla bakarsak sevgilimiz terk ettiğinde aylarca acı çekmemiz, çocuğumuz bizim istemediğimiz bir davranış sergilediğinde ondan utanmamız ve benzeri bir çok durum kendi varlığımızı birilerine/bir şeylere sahip olmamız üzerinden tanımlamaktan kaynaklanıyor. (Elbette sevgili ilişkisinde Aparigraha kavramını uygulamak demek, o ilişkiye emek vermemek, karşı tarafı kandırarak sadakatsiz davranmak demek değildir)  Aparigraha kavramını uygulamadığımız yani “sahiplenme arzusundan özgürleşmediğimiz” sürece dünyadaki tüm diğer varlıklarla birlik ve uyum içinde yaşayabileceğimiz “asıl benliğimizden”, “özümüzden” uzak düşmüş oluruz yogaya göre. Çünkü var olmak, sahip olmaktan kaynaklanmaz.

1920’li yıllardaki Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin öncü isimlerinden Mahatma Gandhi bir yogiydi şu sözüyle bu durumu çok iyi özetlemişti: “Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil”.  Toplumsal düzeni Aparigraha kavramı üzerinden incelediğimizde, giderek vahşileşen kapitalist düzenin insanları özünden nasıl kopardığını ve Aparigraha’nın nasıl da tam tersi olacak şekilde yaşandığını görürüz. Mevcut sistem bizlere, mutlu olmanın yolunun bir şeylere sahip olmaktan geçtiğini söyler. Şu eve sahip olursan mutlu olursun, bu marka giyersen mutlu olursun ve bunları satın alabilmek için köle gibi çalışmalısın der ve tüm bunları söyleyen kişi, bunların hepsine sahip olan, daha çok parası olan ve muhtemelen emri altında çalıştığımız kişidir. Yogaya dair bu kavramı politik düzeyde değerlendirmek istersek diyebiliriz ki; insanoğlu yerleşik düzende tarım yaparak yaşamaya başladığından beri yani emeğin üretime dönüştüğü ve bu emek doğrultusunda bir hak elde etmeye çalışıp toprak sahibi olunduğu, mülk edinmeyi kendine hak olarak gördüğü zamandan itibaren “sahiplenme arzusu” hayatlarımızın amacı haline geldi. Bunun toplumsal hayattaki etkisine bir örnek olarak Karl Marx, özel mülkiyet hakkının beraberinde yabancılaşmayı getirdiğini söyler. Bir insanın emeğinin diğer bir insanın hakimiyeti altına girmesine (patron ve işçi)  neden olan şey mülkiyet hakkı olduğuna göre; mülkiyet sahipliğindeki dengesizliğin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkan işçiyle kapitalist arasındaki yabancılaşmanın da ana belirleyeni, mülkiyet hakkıdır, der Marx. Çünkü işçiler mülk sahibi değillerdir. Bir başkasının sahip olduğu evde kiracı olarak yaşarken sadece yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar para kazanırlar. Kazanacakları paraya ve dolayısıyla nasıl yaşayacaklarına karar veren kişi de mülk sahibi yani patrondur. Bu da işçinin ürettiği ürüne bile yabancılaşmasına neden olur çünkü çalışmak, mülkiyet edinmek ve edinileni elinde tutmak çabası için katlanılan şey, “özgür olmayan bir eylem” olarak değerlendirilmektedir. Ve elbette; hayattaki amacı “bireysel hayatının idame ettirilmesi, yaşayabilmek için gerekli araçları kazanması” olan işçinin kendisine karşı duyduğu yabancılaşma da söz konusudur. Marx, bunu şöyle ifade eder: “Mal edinme yabancılaşmayı, yabancılaşma da mal edinmeyi getirir.” Bu yabancılaşma nedeniyle insan kimliğini yitirmekte ve bir nesne haline gelmektedir. Yani bunu yoganın bakış açısına uyarlarsak insanın kendine yabancılaşması, nesneleşmesi, bir makinaya dönüşmesi onu özünden kopmuş, aslından uzaklaşmış bir hale getirir. İşin aslında ise, bir şeylere sahip olma ve bir şeylere sahiplenici şekilde bağlanma arzusunun kontrol edilememesi yatar.

Peki yoga matının üzerinde Aparigraha’ya neden ihtiyacımız var? Gözünüzün önüne sıradan bir yoga dersi getirin. Pratik yapmak, kendimizi sürekli konuşup suran zihnimizin hakimiyetinden arındırmak ve huzurlu bulmak için stüdyoya gireriz. Sınıfa girip matınıza otururuz ve sakin, meditatif başlayan bir derste bazen 10 dakika sonra her şey değişir buraya neden geldiğimizi unutur ve vücudumuzu asanalara girmek için sonuna kadar zorlar, yanımızdakinin bizden ne kadar iyi olduğunu düşünüp onun gibi olmayı arzulamaya  başlarız. Bunun altında içinde bulunduğumuz bedeni yetersiz görüp daha farklı bir şeylere sahip olma arzusu yatar. Ya da bazen yogayı kullanarak bize pahalı ürünler pazarlayan, reklamlara kanar ve o giysileri satın alırsak daha güçlü ve daha arzulanabilir olacağımızı sanırız. Bu da bizi yoganın gerçekliğinden koparır ve ihtiyacımız olan şey kendimize dönüp o an aklımıza gelen düşüncelerin hangilerinin “sahip olma arzusundan” kaynaklandığını bulmaktır. Düşüncelerimizin altındaki kıskançlık, sahip olma arzusu, hırs, rekabet gibi motivasyonları farkettiğimizde yoganın ve kendimizin özünden ne kadar uzaklaştığımızı görüp ve işe yeniden başlayabiliriz. Kendi sınırlarımızı aşmaya çalışırken başkalarına bakmadan ve hep kendi vücudumuzun sesini dinleyerek hırstan uzak durarak yaptığımız yoga pratikleri bizi sakatlıklara karşı da koruyabilir.

Gündelik hayatta sahiplenme arzusunun yarattığı hırstan kaynaklanan duygu ve düşüncelerimizi farkederek Aparigraha kavramı üzerinde  çalışabiliriz.
Yazar: Yogaturk
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s